Oruç Psikolojisi
Oruç Psikolojisi, Kur’an’ın insan tasavvuruyla modern psikolojinin buluştuğu bir iç yolculuk.
Dr. Senai Demirci bu kitapta, insanın kalabalıklar içinde kaybolan “kendilik” duygusunu, oruç üzerinden yeniden inşa ediyor. Sessizliğin neden bu kadar zorlaştığını, yalnızlığın neden korkutucu bir hâle geldiğini ve insanın neden kendisiyle temas etmekten kaçtığını psikolojik bir derinlikle ele alıyor.
Yeni çağ insanı, kendisiyle baş başa kaldığında regüle olamıyor; iyileşmeyi dış uyaranlarda arıyor. Oruç ise tam bu noktada, insanı kalabalıktan çekip alan sessiz bir terapist gibi devreye giriyor. Yemekle, ekranla, sürekli temasla bastırılan iç dünya; oruçla görünür hâle geliyor.
Oruç, insanla dünya arasına anlamlı bir sus payı koyar. Bu sus, kaçış değil; fark ediştir. Kişi yalnız kaldığında dağılmadığını, hâlâ ayakta olduğunu deneyimleyerek öğrenir. “Yalnız kalırsam çökerim” inancı, yerini sessiz bir güvene bırakır.
Bu kitap; kendinden kopmuşluğun psikolojisini, terapötik yalnızlığın dönüştürücü gücünü ve orucun insanı nasıl onardığını ve insanın kendisiyle yeniden temas etmesini nasıl mümkün kıldığını anlatıyor.
Kitap Detayları
| Yazar | |
|---|---|
| Editör |
Senai Demirci |
| Yaş Grubu | |
| Kategori | , |
| Sayfa Sayısı |
240 |
| Ebat |
15,5×23 cm |
| Cilt |
Karton Kapak |
| Baskı Tarihi |
Şubat 2026 |
Kitabı satın almadan önce incele
Satın Al
Kitabımızı aşağıdaki platformlardan satın alabilirsiniz.
Editörün Kaleminden
Oruçla ilgili pek çok şey biliyoruz aslında. Ne zaman başlar, ne zaman biter, ne zaman bozulur, neler yapılır, neler yapılmaz… Bunların hepsi tamam.
Ama Oruç Psikolojisi’ni okurken fark ettiğim şey şu oldu:
Biz orucu tutuyoruz ama orucun bizi nasıl tuttuğunu, nerede yavaşlattığını, nerede kendimizle yüzleştirdiğini çok da fark etmiyoruz.
Sayfalar ilerledikçe insan şunu fark ediyor: Oruç sadece aç kalmak değil. Açlıkla birlikte gelen dürtüye “dur” diyebilmek. Susuzluk varken bekleyebilmek. İstemekle yapmak arasına küçücük bir mesafe koyabilmek. Ve bu mesafe… İnsanın iç dünyasında çok şey değiştiriyor.
Kitaba çalışırken bazı sayfalarda durup kaldım. “Evet ya…” dedim. “Ben bunu yaşıyorum.” Açlık mesela… Sadece aç kalmak değil; bir şeye uzanmamak, hemen almamak, bekleyebilmek… İnsanın kendiyle kurduğu ilişkiyi çok çıplak gösteriyor. Her isteğin hemen karşılanmak zorunda olmadığı fikri. Bugünün dünyasında neredeyse unutulmuş bir beceri bu.
Bir yerde şunu fark ettim: Biz genelde her şeyi hemen istiyoruz. Olmazsa sinirleniyoruz, gecikirse daralıyoruz. Oruç ise insanın eline sessizce şunu bırakıyor: “Her istediğin hemen olmak zorunda değil.” Bu cümle basit gibi ama hayatın her yerine sızıyor.
İnsan aç kalabildiğini gördükçe, öfkesini de erteleyebileceğini; her arzusunun peşinden gitmek zorunda olmadığını ve dürtülerini bir düşman olarak değil, eğitilmesi gereken bir yön olarak görmesi gerektiğini fark ediyor.
Yoksunlukla ilgili bölümlerde de uzun uzun düşündüm. Dr. Senai Demirci burada yoksunluğu bir eksilme olarak değil, hayatla ilgili bilinçli razı olunmuş bir aralık gibi ele alıyor. Suyun kıymetini, ekmeğin tadını, zamanın yavaşlığını yeniden fark etmek…Bunlar insanın içini tuhaf bir şekilde yumuşatıyor. Hayatın akışı bir süreliğine kesiliyor. Alışkanlıklar bozuluyor. “Hep elimizde” sandıklarımız bir süreliğine geri çekiliyor. Ve tam da o boşlukta insan kendini duymaya başlıyor. Âdeta insanın bedeniyle ruhu arasındaki hiyerarşiyi yeniden hatırlatan bir hâl olarak oruç tanımlanıyor.
Bir de zaman meselesi var. Ramazan’da zaman başka türlü akıyor ya… Bu kitap o hissi çok iyi yakalıyor. İftarın sadece bir dakika olmadığını, o dakikanın bütün günü geriye doğru da boyadığını anlatıyor.
Okurken çocukluktaki Ramazanlarım gözümün önünden geçti. Acelem, sabırsızlığım, “iftarı heyecanla beklediğim” hâllerim… Ve orucun aslında insanı yavaşlatmak için geldiği gerçeği.
Kitap boyunca beni en çok rahatlatan şeylerden biri de şu oldu: Oruç, sertleştiren bir ibadet gibi sunulmuyor. Tam tersine, insanı yumuşatan, içe doğru toparlayan bir süreç olarak ele alınıyor. Kendine yüklenen öfkeyle, başaramama duygusuyla, “yine olmadı” iç sesiyle baş etmeye çalışan insan için öz-şefkatli bir alan açıyor.
Şunu da söylemeden geçemeyeceğim: Bu kitap insanı yer yer rahatsız ediyor. Ama kötü bir rahatsızlık değil bu. Hani biri seni incitmeden ama dürüstçe aynaya bakmaya davet eder ya… Öyle bir şey.
Kısacası Oruç Psikolojisi, “Orucu tut”, “İftarı bekle” ve bir an önce “Orucunu aç” demiyor. “Orucu bir yaşa” diyor.
Ramazan’a girerken ya da Ramazan’ın ortasında, “bir durup kendime bakmak istiyorum” diyen herkes için çok iyi bir yol arkadaşı bence.
Nice farkındalıklı Ramazanlara…
Bu Kitabı Neden Okuyalım?
- Oruç, bu kitapta aç kalmakla sınırlı bir ibadet olarak ele alınmıyor. İstemekle yapmak arasına mesafe koyabilme, dürtüyü fark edip yönetebilme becerisi üzerinden anlatılıyor. Bu da orucu, günlük hayata taşınabilen bir iç disipline dönüştürüyor.
- Yoksunluk, eksilten bir durum gibi değil; algıyı temizleyen, dikkati keskinleştiren bir aralık olarak ele alınıyor. Alışkanlıkların nasıl otomatikleştiği ve bu otomatikliğin oruçla nasıl kırıldığı psikolojik bir zeminde açılıyor.
- Oruç yalnızca bedensel bir deneyim olarak kalmıyor. Açlık, susuzluk, bekleme ve sabır hâllerinin zihin ve duygu dünyasında neyi harekete geçirdiği adım adım görünür hâle geliyor.
- Modern insanın hız, sabırsızlık, sürekli uyarılma ve anında tatmin ihtiyacıyla kurduğu ilişki merkeze alarak, oruç bu dağınıklığın karşısına insanı yeniden toparlayan bir durak olarak yerleştiriliyor.
- Orucu bir performans alanına çevirmiyor. Kim daha iyi tuttu, kim eksik yaptı gibi bir dil yok. Zorlanan, tökezleyen, kendine kızan insan için öz şefkatli bir çerçeve sunuyor.
- Ramazan’daki zaman algısı çok sahici bir yerden ele alınıyor. İftarın yalnızca bir an değil, bütün günü etkileyen bir anlam merkezi olduğu; beklemenin pasif bir sabır değil, aktif bir farkındalık hâli olduğu anlatılıyor.
- Doyma meselesi yalnızca mide üzerinden okunmuyor. Tatminin, rızkın ve kanaatin anlamla ve farkındalıkla kurduğu ilişki derinleştiriliyor.
- Bu kitapta oruç, “esmâ”larla birlikte okunur. Mesela Er-Rezzâk, doymanın sayıyla değil, anlamla ilişkisini düşündürür. Her esmâ, oruçla birlikte insanın iç dünyasında açılan ayrı bir kapıya dönüşür.
- Tefekkür bölümleri, Ramazan’ın hız içinde kaybolmaması için bilinçli duraklar sunar. Bu duraklar, modern insanın kaygı, kontrol ihtiyacı ve “yetmiyorum” duygusuyla temas ederken, okuru kendisiyle baş başa bırakır.
- Kitabı bitirdiğinizde oruçla ilişkiniz değişiyor. Aynı ibadet, aynı ritim… Ama insan artık neyi neden yaptığını biraz daha içeriden hissediyor.
Ailece Bu Cümleye Bayıldık
Oruç, insanın içindeki gürültüyü azaltır; kaygılarını binden bire indirir. Akışını sadeleştirir. Gündelik hayatta, benlik sürekli konuşur—isteyen, talep eden, planlayan, sahip olmak için koşturan. Oruç bu benliği nazikçe susturur, yavaşlatır. Açlık deneyimiyle, benlik kabuğu çatlar; insan kendini kendine “yeterli” gördüğü rüyadan uyanır. Asıl ayarlarına “acz”e ve “fakr”a döner. Sandığının aksine elinden bir şey gelmez, âcizdir. Sandığı gibi değil, elinde bir şey yoktur; yoksuldur. Bu geri dönüş başlatır her şeyi.
Yazar Hatice Kübra Tongar Hakkında
Evli, üç çocuk ve iki kedi annesi olan Tongar, Genel Yayın Yönetmeni olduğu Aile Yayınları’nda bebeklere, çocuklara, gençlere ve yetişkinlere içerikler üretmektedir.
Şu an evine gidip baksak onu ya kitap okurken ya bir şeyler yazarken ya da çocuklarıyla oynarken bulmamız muhtemeldir.






